31 Aralık 2009 Perşembe

EDEB-İ NASİHAT


Oğul ;

 İnsanlar vardir, şafakta doğar, gün batarken ölürler !
Unutma ki dünya sandı
ğın kadar büyük değildir !
İki paralik güneşe aldanip sonrada karda, ayazda kavrulup gitme
Güçlüsün akillisin söz sahibisin !
Ama ;
Bunlari nerede nasil kullanaca
ğini bilmezsen,
Sabah rüzgarinda savrulup gidersin.

Dünya Senin Gözlerin Gördüğü Gibi Büyük Değildir
Bütün Feth Edilmemiş Gizemler ,Bilinmeyenler ,Görülmeyenler Ancak Senin Fazilet Ve Erdemlerinle Gün Işığına Çıkacaklardır .
Avun Oğlum Avun. Güçlüsün,Kuvvetlisin ,Akıllısın , Kelamlısın Ama ;
Bunları Nerede Ve Nasıl Kullanacağını Bilmezsen,
Sabah Rüzgarında Savrulur Gidersin!
Öfken ve benliğin bir olup aklini yener !
Daima sabirli, sebatli ve iradene sahip olasin.
Azminden dönme !
Çikti
ğin yolu taşiyacağin yükü iyi bil !
Her i
şin gereğini vaktinde yap.
Açik sözlü ol ! Her sözü de üstüne alma !
Gördün söyleme, bildin bilme
Sözünü unutma ! sözü söz olsun diye söyleme !

             Bu Dünyada İnancını Kaybedersen Yeşilken Çorak Olur, Çöllere Dönersin .
Anani atani say bereket büyüklerle beraberdir !
Sevildi
ğin yere sik gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibar olmaz.
Üç ki
şiye aci ;
Cahiller arasinda alime,
Zenginken fakir dü
şene,
Hatirli iken itibarini kaybedene !
Unutma ki yüksekte yer tutanlar, a
şağidakiler kadar emniyette değildir.
Ululanma, dü
şmanini hor görme !
şmanini çoğaltma, düşmanliğin başini da sonunu da sen belirle !
Hakli oldu
ğunda kavgadan korkma
Bilesin ki,
Atin iyisine doru yi
ğidin iyisine deli derler ! 



 
         Şeyh Edebali'nin  Osman Bey'e Nasihati 'dir.







28 Aralık 2009 Pazartesi

Yalnız ben değilim ki !

   Ne çok severiz kendimize yandaş bulmayı. Ötekinin, berikin çevremizdeki herkesin bizim gibi şeyler yaşamasını neden isteriz ki!
Başına kötü bir olay mı geldi? Gelir elbet insanız beşeriz haliyle şaşarız.
Müsait bir yapımız vardır kandırılmaya,aldatılmaya! Alışveriş yaparız kandırılırız çevremizde bizim gibi kandırılan başka insanların varlığını duyunca birden mutlu oluruz.
Neden???
Çünkü onlar bize yalnız olmadığımızı hissetirirler bu yüzden severiz onları!
''Valla aynı benim durumumu anlatıyor''
''Bende aynı duruma düştüm''
''Sadece ben degilim ki bak o da aynı şeyi yaşamış ben gibi '' bunun gibi bir dünya söz sayarız işte...
   Ya boşver bunları  sana ne arkadaşım, sen önce kendi haline bak! Laf gebeliği yapınca dejarz mı oluyorsun? Maduriyetini neden tek başına üstlenmeye cesaret edemiyorsun!
Kriz olur madur oluruz.Kendi halimize çare arayacağımıza aynı durumdan muzdarip insanlar ararız!
Niye?
Çünkü kolay olanı severiz. İçimizde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için çareler üretmek bizim için herzaman 2.plandadır.
Yanı başımızda bizden birilerinin olmasını yani ''öteki'nin'' yerini ''biz'den'' birinin almasını meğerse ne çok isteriz!
Zincirleme bir kazaya karışsak mutlu oluruz. Arkamızda tren katarı gibi madurları görünce gülümseriz.Acımızı bir kenara atıp diğer ''bizden'' olanlarla ahbap olmayı ortak paydada buluşmayı deneriz.
Niçin?
Çünkü aynı olayın birden fazla kahramanı vardır artık yalnız değiliz!
ALLAH korusun milyonda bir görülen bir hastalığa yakalansak inanın 2.3. bilmem kaçıncılar var mı diye bir araştırmanın içinde buluruz kendimizi!
Neden? Niçin? Niye?
İşte bu soru cümlelerini kendimize sormadan başkalarını cümlenin öznesi haline getirmek en kötü alışkanlığımız olsa gerek.
 Sözün Özü; Ben mutlu olmuyorum benden birileriinin daha çevremde bulunmasına.
Aksine  kızıyorum!
Tahammül sınırlarımı zorlayan durumlarla karşılaştığım zaman güya ''bizden'' olduklarını idda edenlerin ayağımın altında kalabalık yapmasına ise hiç mi hiç gelemiyorum !
Zaten ben madurum,çaresizim,kederliyim. Birde benden bir kaç tane daha olmasını inan hiç çekemem.
''Ötekiyim '' ben işte!  ve sizlere çok ötelerden sesleniyorum ...




Yazan :  Salih Yıldırım




24 Aralık 2009 Perşembe

ÇOCUKTUM UFACIKTIM ...


 
      Atatürk '' Bugünün çoçukları yarın büyükleridir'' diye boşa söylememiş ya. 7 gün sonra yeni bir yıla adım atacağız. Benim yaş kemale erdide bu zaman nasıl hızlı geçti bir aklım ona ermedi!
 Klasik bir geyik laf vardır ya, içimde ki çoçuk büyümedi diye. Benim büyüdü!!! Büyüdüğüne pişman oluyor malesef. Nolurdu ki  sanki çoçuk kalaydım? 
      Günlerden yakın bir geçen günde, iş olsun diye ortaya attığım bir laf öğle molasında meğerse kaç kişinin bam teline değmiş ki, orada bulunan  kişişlerin akorduna hemen bir ayar çekmişti.
  İş ortamı ağır gelmiş olacak ki muhabbet konumuz birden çoçukluk döneminde ki oynanan oyunlara geldi. Nasıl geldi, Neden geldi? diye sorgulamaya hiç gerek yok geldi bir şekilde  işte.
Çoçukken  kaygısız geçen günlerimizin anılarını dökülü verdik birden,tamamen kendi özgür irademizle...
Çoçuktum ufacıktım top oynadım acıktım. Evet  sadece acıktığımız zamanlarda uğrardık eve. Ekmek arası ile ilk tanışmam o zaman dilimlerinde oldu. Oyun kaçmasın diye atlıyorduk ögünleri. Çeşitli oyunlar oynuyorduk zamana aldırmaksızın. Misket oynayıp kendi arkadaşlarımızı yenerek başladık doyumsuz hırsımıza. (favori bilyeme onlarca bilye verdiler de uğuruna inandığımdan kimseye yar etmemiştim.) Oyun kartlarından futbolcu resimleri kazanır yapıştırırdık güzelce, nedense hep bir ikisi eksik olurdu. (Bakkalın oyununa gelip eksikleri tamamlamak için harçlıklarımızı seferber etmiştik.)
Gazoz kapağının şuan bir degeri yok belki ama o zaman çok önemli bir oyun aracıydı.Bakkal önünden tek tek toplardık. Haftada bir mahalleye gelen sinek öldürme aracının egzosunu içimize çekmek için birbirimizle yarışır,giden aracın peşinden hep giden taraf olurduk. Kızlarla ortak oyunlarımız yoktu pek fazla ama onlarlada saklambaç,seksek,yakartop,dokuztaş,ip atlama gibi oyunlarla aramıza köprü kurmasını da bilecek kadar  sosyaldik. Akşam havanın kararmasıyla anne sesinin duyulması an meselesiydi ama biz biraz daha diye oyuna doyamazdık. Bir benjamin bir tsubasa vardı ki , okul dönüşü onları seyretmek için iple çekerdik.(Japonları ilk onlarla sevdim)  Bir gol olacak diye bazen günlerce beklerdik de top kaleye bir türlü girmezdi.
Kavgalı,dövüşlü  filmlerden sonra kendimizi hızla sokağa atıp, filmde gördümüz teknikleri arkadaşlarımız üzerinde denemeye kalkardık ki bu arkaşlığımızı hep küsle sonuçlandırırdı. Ne kadar birbirimize kızsak darılsakda çoçuklar küs kalamazdı. Beş dakkika sonraki oyuna bir şekilde küs arkadaşınla barışmış şekilde beraber katılıp hatta aynı takımda yer alırdık.
Hafta sonları okul tatilini iple çeker, okulun olduğu günlerden daha erken kalkıp belirli çizgi filmleri seyrederdik. ( o kadar tatlı gelirdi ki)  Mahalle kavgaları,mahalle maçları,mahalle takımı vss hep birliktelik duygusu vardı içimizde. Kötü bişey yapmışsak haber çabuk yayılırdı. (korkardık) Evde kilolarca meyva varken uzak komşularımzın bahçesine dalmak için operasyon planları yapardık. İşimiz bitmeye yakın içimizden bir işgüzar hep ''Bahçeyeeee dalaaaan vaaaarrrr ''diye bağırarak işi pok eder hızla kaçışırdık. Abiler vardı mahallemizde onlara özenirdik. Hepimiz birimiz birimiz hepimiz için hareket ederdikte iş oyuna gelince yine kendimiz olurduk. Tahtadan kılıçlarımız,sapandan oklarımız vardı. Sapan ve uçurtma yapmak gibi oyun araçlarıyla  ilk kişisel becerilerimizin temelini atmıştık.
 Komşunun zillerine basıp kaçardık.(Başkasına rahatsızlık vermek bizi rahatlatırdı) Hemde bununla öyle bir eğlenirdik ki.Komşu amca  peşimizden kovalar da bir türlü yakalayamazdı.
 Kar yağar kayak yapar kayardık. Bilyeli araçlarımız vardı yokuş aşağı o bizi taşır yokuştan yukarısına hiç karışmazdı.Kardan adamımız,çim adamımız bilmem nelerimiz vardı.
 Teknolojinin ilk gelişme dönemleri ile çoçukluğumun bitiş dönemi hemen hemen aynı dönemlerde kesiştiğinden, apartman çoçuğu olmadım  hiçbir zaman çok şükür.
 Bu çoçukluk anıları var ya tükenmez bir hazine anlat anlat bitmez valla.( daha çeyregini anlatmadım bile ) O kadar güzel bir dönemi neden tasarruflu harcamadım da tükettim diye ara ara tatlı tatlı kızarım kendime. Geçen zaman gelmiyor iştee. Ben de böyle zamansız yerlerde iç geçirerek, iş ortamlarında lollipop zamanlar düşlüyorum. Zora geldiğim zamanlarda çoçukluk anılarına sığınarak kaçış yolu arıyorum. Kaygısız, tutarsız,sorumsuz yaşamak istiyorum.
Olmayacağını artık geçde olsa kabullendim nihayet ! Mecburen yapcak bişey yok bu saaten sonra diye attım içime.Özlemimi bende böyle anlatarak gideriyorum naparsınız işte ...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Yakışmadı Sana İstanbul !



        İstanbul ey yeditepeli şehir!
       Herşey yakışıyor da, bir yağmur yakışmıyor sana! 
    En azından ben yakıştıramıyorum belki de hiçbir zaman yakıştıramayacığım o muhteşem şanına...
       Dün evden adımımı atar atmaz yakalandım yağmura.Dışarıda işim vardı  mecburen düştüm yollara. Gideceğim yere yetişmek için bir araçtan diğerine binme mücadelesi verirken yediğim yağmurun haddi hesabı yok! Gündüz neyse de akşam üstü  bir yağmaya başladı ki evlere şenlik. Rahmettir yağacak elbet. Çok şükür lafım yok ama bu kentin altyapısı yok be kardeşim! Her yağmurda evimi sel basacak diye yağmur yağmaması için duaya çıkacak nerdeyse bazı insanlar. ( Bunların çoğunlugu dere yatağındaki evinde yatan vatandaşlar ki o ayrı konu ) 2010 yılının Kültür kenti olacak İstanbul ! Tam olarak hazırmıyız bu ev sahipliğine orası tartışılır ama bence bu organizasyonun tarihi daha  çok önemli. Meteroloji raporları iyi alınmalı Allah korusun bir yağmur yağarsa  makyajı akar şehrimin,kusar tüm bozuk alt yapısını üst tarafa !
   İstanbul'un sürekli sel haberleriyle haberlerde haber değeri taşımasından o kadar rahatsız oluyorum ki. (Trafiğine bile alışmışken) Şu yağmur sonrası manzara beni çok üzüyor. Hep bir acı haber alıyoruz her yağmur sonrası. Cana da geliyor malada. Yakışmıyor İstanbul'a ! Hea diyceksiniz neden İstanbul ? Başka şehirlerimizde de olmuyor mu? Oluyor elbet ama burdaki nüfus yoğunluğu çok önemli. Başka bir yerde aynı yağmur zarar vermezken burda felaket doğurabiliyor.İstanbul'da tükürsen yere sel olup akıyor, tsunami oluyor sanırsın o derece yani :))
        Ben isterim ki yağmur sonrası haberlerde ''İstanbul yağmur sonrasında  uyandığında muhteşem gökkuşağı manzarasıyla uyandı ya da Yağmur sonrası toprak kokusu şehrin havasını değiştirdi'' gibi haberler duymak isterken, biz felaket bölgelerinden gelen haberlerle bilanço yapıyoruz.
  Nisan yağmurunda sevgililer ıslansın bu kentin sokaklarında  ama  canlar heba olmasın bir daha!
 Neyse geleyim dün ki yaşadığım ilginç olaylara;   Caddelerden,sokaklardan  bir su dalgası geliyor ki adım atılacak yer yok, ayağını bastığın her yerde su diz kapağına geliyor. Islanmayı bıraktım en az zaiyatla nasıl karşıya geçerim diye düşünürken küüttt hızla geçen bir araç bir su sıçrattı ki üzerime! Ona su diyenin ağzı egilir. Bildiğin istanbul kanalizasyon atığı! Kıçımdan hiza alarak aşağıya doğru komple üzerim pislendi. Sırılsıklam olduğumu hissetmemle o duyarsız vatandaşa ağız dolusu küfür savurmam aynı anda gerçekleşti! Neyse ezan okunuyordu küfürlerimin bir kısmını içimde beklettim. hocaya dua etsin :))
Ya güldüm demin ama sinirimden falla ! Kendimi sakinleştirdikten sonra, bu işte de bir hayır var mı ? diye düşünürken. Dedim neresinde acep hayır ? Her yerimden şehrin pisliği süzülüyo! Üstüm leş gibi kokuyor! Etrafta böyle insanlıktan nasibini gecikmeli de olsa almamış yaratıklar varken! Can çıkar huy çıkmaz ya , iş görüşmesinden dönerken değilde giderken olsaydı! Gerçekten yıkım olurdu benim için.
   Dün gudümsüzlük bende miydi ? bilmem ama anlatmaya değecek o kadar olay yaşadım ki !
 Gittiğim her yerde elektrik kesildi! Ben giderken vardı ama benden sonra bir daha olmadı :)) Sonra Bindiğim araç kaza yaptı! Bunun gibi olaylara tanık oldum  ama tanımamazlıktan geldim işte. Kendimi eve nasıl atsam diye çok ince hesaplar yaptım birşekilde ulaştım evime. Temizlendim paklandım, Kokular süründüm geçti neyse!!!  Ama siz siz olun yağmurda luzumlu değilse dışarı çıkmayın hele ki İstanbul'da !
Birde unutmadan yağmurda şemsiye taşıyan vatandaşlar sizlere sesleniyorum! Şu şemsiyeyi kullanırken iki kere düşünün. Her yanımdan geçen vatandaş şemsiyesini yeni aldığından mıdır nedir gösteriş yapar gibi sivri demirlerini gözüme sokacaktı nerdeyse! Bu şemsiyeleri satarlarken birde kullanma talimatı verilmeli bence.
Velasıl bunlar benim dün yaşadığım fakat etkisini üzerimden bugün atabildiğim olaylardı paylaşmak  istedim sadece ...

17 Aralık 2009 Perşembe

Buğulu Camlar

                               
            Zamanın her dilimine seni yayabilmek , uzun uzadıya iç geçirim nöbetlerimde yanımda sadece seni görebilmekti benim en büyük şansım. 
O anın tadı sende gizliydi ve sen bana, bir cam buğusunun arkasında ki uzaklık mesafesindeydin.Neden sonra gittikçe uzaklaştı suretin avuçlarımdan. Sana ulaşmanın bir yolu elbet bulunmalıydı.İlk zamanlarda  camların buğusuna seni yazarak başladım bende ki seni anlatmaya.
         İsminin yanına sana dair sevgi ifadeleri türetiyordum kendimce. Siliniyordu harfler kendiliginden, onlar silindikçe ben tekrar tekrar yazıyordum.İnatçıydım,kararlıydım ve inandırmıştım kendimi. 
Sağır sultan bile duymuştu anlamıştı halimden ama bir sen halen bilmiyordun seni çok seven birinin varlığını! 
Camlar yağmur sonrası  buğulanmadığı zamanlarda kendi nefesimle karalama defterimi oluştururdum.Offlayıp pohhlarken çok komik oluyordu yüzümün ifadesi. Görmeni çok isterdim ahh keşke bir görseydin,bir bilseydin! Görebilseydin zaten sende beğenirdin ama bir türlü görmedin.Sana kendimi ifade edebilecek daha başka türlü yollar vardı ama ben inatla camların buğusunu seçmiştim.
   Seni defalarca yazdım parmak uclarımla fakat sen görmüyordun! Parktaki banklara kazıdım ismini kendimce şekiller verdim,kalpler çizdim içlerini baş harflerimizle doldurdum ama hiçbirisi minik titrek ellerimle camın buğusuna seni yazdığım kadar zevk vermiyordu!
               Düşsel avuntularımda hep sen vardın! Geceleri düşlerimde seni buğulanmış camlara ismini yazarken görüyordum.Sonrasında sende bana eşlik ediyordun beraber nefesimizi birleştirerek pohhlarken kocaman camların suretinde kocaman bir çift yürek oluyorduk.
Okuduğum kitaplarda önsöz ve sonsöz sadece sendin! Daha sonraları duvarlara karaladım adını,okul defterlerime,kitaplarıma yazdım seni ama sen halen yanımda yoktun.
Herkese,herşeye söyledim seni ne kadar çok sevdiğimi.Dünya bilse ne çıkar,sen halen bilmiyordun!
   Gerçeği çok  sonraları anladım. Buğulu camlara yazılar yazıp hayaller kurmak çoçukluğumun en zevkli en kıymetli oyunuymuş meğerse benim için, 
sense bu oyunun en pahabiçilmez kahramanı oluyordun her seferinde.
bazen,   ''Sen'' oluyordum bu oyunda.
bazen,  ''Ben''oluyordum.
 Ama her defasında yine ''biz'' oluyorduk !
 Camlar her buğu tutuşunda, aklıma yine sen gelmişsindir.Çok uzakta olmasan bile özlenmişsindir. Kalbim sana yine yenik düşşdür.Anılarım yine depreşmiş,her işin içine yine sen karışşsındır bunu da bilesin ...




 Yazan :  Salih Yıldırım


16 Aralık 2009 Çarşamba

Ne İş Olsa İtinayla Yaparım Abi !




*SELAMIN ALEYKÜM ABİ.
Ben iş arıyordum da, şey iş bakıyordum da ...
-ALEYKÜM SELAM da sen kimsin ? baktığın işin burda olduğuna eminmisin? bak buralardaysa al da git o zaman!

*Hııı,yok yanlış anladın abi .İşe ihtiyacım var benim.
-Ne iş yaparsın ki?
*HERTÜRLÜ İŞTEN ANLARIM ABİ!
NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ ! 

-Vallaha mı ne iş olursa yaparmısın?
*Evvel Allah abi ! Elimden bir uçan birde kaçan kurtulur ki ,bazılarını da kaçarken yakalamışlığım vardır icabında. 
- Daha önce bir yerlerde çalıştın mı yani  bir  iş tecrüben var mı? 
*Yok abi,tecrübemi hayatla sabit kılmışım ben.

-Nasıl yani...
*Kendimden tecrübeliyim ben abi!

-Merak ettim neler yapabilirsin?
*O kadar çok şey yapabilirim ki.Yapabileceklerimden bazen ben bile korkuyorum abi !

-Nasıl yani? ... Neler yapabileceklerini söyle ki sana yardımcı olayım.
*Yapacaklarımı anlatsam akşam olur,yapamayacaklarımı söylesem ?
-Napim ben senin yapamayacağın şeyleri bana icraat önemli!
*He onu da yapabiliyorum abi!
-Neyi?
*Demin dedin ya icraat. Onu da geçen gün öğrendiydim.
-Fessüphanallah!
*Noldu abi canın bişeye mi sıkkın, anlarım o işlerden de yardımcı olayım?
-Yok istemez!

*Neyse işe çok mu ihtiyacın var?
-Çookkk agabey! Ağzım kokuyor açlıktan diycem ama sen çoktan almışsın kokusunu!
İşsizim, evime ekmek götüremiyorum,çok mutsuzum!
*Hımm anladım. Madem herşeyi yapabiliyorsun bak aklıma geldi şimdi. 
Mutluluğun resmini çizebilir misin?
-Boyacılıkta yaptım abi anlarım o işlerdende.Sen ne tarz bişey istiyosun söyle 2 güne hemen elinde.
*Hahhaaa, Hiç güleceğim yoktu. Seni işe alırım ama bir şartla!
-Ne iş olsa yaparım abi!
*Daha şartımı duymadın ki?
-Kayıtsız şartsız seninim abi! Etim de kemiğimi de al senin olsun! Yeter ki bana iş ver abi!
Abii ağlıyor musun? Ne dedim ki? bana mı kızdın abi? Özür dilerim kötü bişey dediysem!
*Yok... yok... 
Sana kızmadım kardeşim!
Seni bu halle getiren insanlara sinirlendim sadece!



 

15 Aralık 2009 Salı

Dedim ...



Rabbinizden bagışlanma dileyin. Sonra da ona tövbe edin...Gerçekten benim Rabbim,esirgeyendir, sevendir.(Hud90)...

Dedim ... Bunca günahım var hangisinin tövbesini yapayım...
dedin : 
"Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Zumer53)

Dedim... Rabbim günahlarım tövbe ettiklerimden daha fazladır. Hepsini söylemeye dilim varmadı. Onları da affedermisin? 
dedin :
''Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim.''(Bakara33)

Dedim... Yine gelsem bağışlarmısın? 
Dedin : 
''ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur.''(Ali imran135) 

Dedim... Rabbim benim senden başka kimim var? 
Dedin : 
''ALLAH kuluna yetmez mi?''(Zumer36)

13 Aralık 2009 Pazar

Deneme yanılma yöntemiyle deneme yazmak!



               Ne bir  nedeni ne de bir sonucu var bu yazının!  
               Öylesine yazdım işte ...

   Demin içtiğimiz çay deminde değildi fark ettin mi sen de? Yok biz yine gidelim kendi mekanımıza ancak orası paklar bizi baksana ...
    Çek ordan demli bi çay Rıza abi! Şenlendir masamızı.Kap ordan sıcak simitleri kardeşim  en tazesinden, Yanlarına kalper peynir almayı sakın unutma! Gidelim oturalım,çınar ağacının altındaki masamıza.Bugün geç kaldık çay ocağına,muhabetin dibine vuramadık daha.
     Her gün hergün  simitmi yenir diye söylenme yine! Fukaranın kebabına laf söyleme,suşi niyetine indir midene işte. Hem tap taze simidin arasını yarıp içine sürdüğün kalperin tadı gönülleri feth ediyorda, bir senin gönlünün metrakaresine mi sığmadı! Ne tuhaf adamsın ya ! bak yine doydu karnımız elhamdürüllah. Artan parayla bir gazete alalımda uzun soluklu okuyalım.Amma kapanışı seri ilan sayfaları ile yapalımda erkenden bozmayalım morelleri. Seriye bağlayalım kendimizi ama muhabet kıvamında gitsin.Daha epey burdayız başka bir plan sakın yapma. Zaten ne zaman planlı programlı günümüz olduysa :) Laf olsun diye söyledim işte. Bugün karşı masadaki amcalar gelmemiş, çaycı rüstemde ocagı çırağa bırakmış. Hayırdır inşalalah anormal şeyler var bugün burda galiba.
   Neyse biz keyfimize bakalım. Yemeği bitiyse masayı toparlayalım da kalabalık yapmasın.Bu arada susamları  atma  ya, ıslatıp kuşlara vericez hayrımıza.
Hergün hergün aynı çay ocağında yaşlılarla oturmaktan sıkılmıyormusun? diye soranlara vardır cevabım EvelAllah! Hem yaşlıların tecrübesiyle, kendi enerjimi  yoğurarak sinerji yapmak ne zamandan belli laf söz oldu! Saçma saçma konuşuyor densizler yine!
Burda bir insanın hayat görüşlerinin temelleri atılıyor hem bunun kim farkında.
  Muharem amca bak geliyor karşıdan, şimdi ne havadisler vardır onda.''Muharem Emmi,Muharem Amıca, otur amca bir çayımızı iç'' diye seslendik ama duymadı galiba. Kafası dalgın yine bu sıralar.
Neyse kardeşim sen anlat sonra nolmuştu. hadea ya ! ''yok canım daha neler'' sallıyorsun yine.Ettin bugün yine muhabbetin içine. Ne adamsın ya! Hem daha önce söylemişmiydin hayal gücünün çok geniş olduğunu? Söylemedim mi nasıl atladım bea. Neyse söylemiş oldum bu vesileyle.
Havada  yağmur var galiba ufaktan atıştırıyor bak su damlacıkları. Nasıl soğudu birden havalar anlamadım ya.Üşüme başladı birden yine. Havalar sular derken muhabet kalmadı yine hızlı tükkettik bugünde. Neyse  Napsak kalksak mı usulca? ...

12 Aralık 2009 Cumartesi

AH ULAN LİDYALILAR !



            Sizden önce insanlar halbu ki ne kadar mutluydu! Birşey icaad edip dünyayı kurtaracağınızı sandınız dime! Ama yanıldınız ! Malesef düşündüğünüz gibi olmadı. Kurtaramadınız kaybolan değerleri...

'' İlk Çağ Anadolu uygarlıklarından Lidyalılar, MÖ 710 yıllarında ilk kez parayı bulup kullanarak, günümüz uygarlığına önemli bir katkıda bulunmuşlardır.'' diye geçer tarih kitaplarında!
Lidyalılar fikir babasıydı paranın. Sikke'yi ellerinde tek tek binbir zahmetle işlemişler.Sonra çekik gözlü çinliler burnunu sokmuş bu işe sikke'den değil de deriden yapalım daha güzel olur demiş. Yine güzel bulmamışlar ki ; iyonyalılar denemiş şanslarını. Osmanlılar da kıyısından bulaşmış bu işe derken en son batı dünyası son noktayı koymuş ve  bugünkü kağıt para son şeklini almış!

  Para bulunmadan önce insanlar alışveriş yapamıyormuydu? İhtiyaçlarını karşılayamıyor muydu? Elbette yapıyorlardı ! Hemde en alasından kendince  bir sistemleri vardı.Bunun adına ''takas'' yöntemi diyorlardı. Birinin işine yaramayan ürün başkası için çok önemliydi.
Bir miktar Buğday verip karşılığında belli oranda süt alıyorlarmış. 3 tavuğa 1 horoz, koyun yününe karşılık kapkacak temin ediliyormuş. Kısaca elinde ki malın kendince bir değeri vardı ve elindeki ürüne göre ihtiyaç duyduğu başka bir ürünü komşusundan temin ediyorlardı. Herkesin ürettiği ürünlerin miktarı belirli olduğu için arz talep dengesi bugun olmadığı kadar dengede duruyordu!

Buna benzer şekiller de yürüyordu bu işler. İnsanlar o zaman gayet mutluydu! Aza kanaat ediyordu ama en mutlusundan da yaşıyordu hayatını!
Ne zaman ki nefisleri hep daha fazlasını istedi işte o zaman mutsuzluk başladı!  Tüm arzlarının talep göreceğini sanarak ilk yanılgılarını yaşamaya başladılar.Kıtlığa düştüler,darlık gördüler ama bir türlü ders almadılar!
İhtiyacından fazla ürün yetiştirdiler,sınırlarını genişlettiler  felan feşman derken en sonun da parayı icat edip mertliği bozdular!
 İcat ettiği parayla köleler aldılar! Herkesi köle yapacaklarını sandılar!  Sanayi devrimi ile üretimi artırdılar,tüketim çılğınlığını körüklediler derken,derken işte bugünlere geldik.
Neyse bu kadar tarihe değinmek yeter! Uzmanı olmadığım alanlarda yanlış bilgi verip bu yazıları okuyan değerli insanları yanlış yönlendirmekten korkarım. ( üç aşağa beş yukarı süreç bu işte)


   Gelelim Sözün özüne;  Napolyon para,para,para demiş ölmüş gitmiş. (Kefeninin cebi varmıydı acep?) Para bulunmuş bir kere ben istesem de istemesem de ! Ah ulan lidyalılar ! Yatacak yeriniz yok sizin!
Neyse, ya sonra  noldu?
Parayı ''araç'' niteliğinde gören insanlar gitti, parayı  ''amaç''olarak gören insanlar geldi. Herkes parayı artık mutluluğun amacı sanıyor! (istisnalara lafım yok) Parasız insan gereksiz insandır diye latifeler yapılıyor. ''Parasız aşk olmaz'' diye aşka değer biçiliyor. ''Paranın satın alamayacağı hiçbir şey yoktur'' denilerek üç kuruşa onurlar satılıyor!  Kapitalist sistemin çarklarında ezilen milyonlarca insan nedense hak ettiği parayı  bir türlü alamıyor!  Satıyoruz kendimizi farkında olmadan! İnsanlık değerimize fiyatlar biçtiriyoruz! Yeri geldiğinde ''mal''yerine konup mallaştırılıyoruz ulu orta.
Bunların kaçımız farkında?? ya da  bu kimin umrunda ???



 Yazan :  Salih Yıldırım


 

11 Aralık 2009 Cuma

Aşıklar Ölmez !


  
Yusufu kaybettim Kenan ilinde
    Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz

Aşkın pazarında canlar satılır
Satarım canımı alan bulunmaz
Yunus öldü deyu sela verirler
    Ölen beden imiş, aşıklar ölmez ...
                         
                       http://canliklip.com/klip-izle-3270-Zara-Yusuf-u-kaybettim.html
 

9 Aralık 2009 Çarşamba

Herşey Zamanında Güzeldir ...


Gül dalında dikeniyle birlikte henüz  solmadan güzeldir. Kopardın mı bir kere ondan ne koku kalır etrafta,  ne de  canlılığı bizi etkiler koparılmadan önceki haliye.Meyve ve sebzeler zamanında ve dalından koparılıp yenirse tatlıdır. Mevsim dışı zamanlarda, seralarda yetiştirilip hormon katılmadan  henüz genleri değiştirilmeden önce yenilmelidir. O zaman yediğinden tat alır insan.
Genç insanın fikirleri gençken olgunlaşır, genç hayallerini en çok gençliğinde gerçekleştirebilir.Risk aldığı dönem en çok bu zamanlardır.Yaş ilerledikçe hayata artık aynı heyecanla bakamaz.
Artık daha temkinlidir olan bitene.
İnsan sağlıklıyken mutludur. Sağlığı yerindeyken huzurludur. Yapacaklarını işte bu zaman dilimlerine sığdırmalıdır. Hastalık zamanları sağlığın değerini anlamak için geç kalınmış  zamanlardır. Sıhhatin önemi aslında zamanında bilinmelidir.
Sevdiklerinle geçirebileceğin en güzel anlar, henüz onlar hayattayken değerlidir. Onları kaybettikten sonra onlara artık sevdiğini söyleyemezsin! Dokunamazsın,gözlerini içine bakıp kırılmış kalbini yeniden alamazsın! Geç kalınmış  kıymet bilmek, değer vermek artık geç kalınmış beyhude bir çabadır. Sağken sevdiklerine değer vermeyi bilinmelidir insan! Herşey zamanında güzeldir...
 İnsan çocukken çoçukluğunu yaşayabilmeli, büyükken sorumluluğunu bilmelidir. Büyükken çoçuklarla aşık atmaması gerektiğini de bilmelidir. Mesela vaktinde yapılan ibadet diğerlerinden daha değerlidir. Gençken yapılan ibadetle yaşlanınca yapmak arasında dağlar kadar fark vardır. Vakti gelmiş namazı kılmakla,kazaya bırakılmış namazı kılmak aynı karı kazandırmaz sevap hanenize.
Fırsat zamanında elde tutulursa değer kazanılır. Kaçtıktan sonra ancak ardından dövünülür!
İlk aşk adı üzerinde ilktir.Bir zamanı vardır o zaman diliminde yaşanıldığında güzeldir. Hafızalarda nedense hep o kalır.Aşkın işte o zamanlarda  gözü kördür! O zaman iştahlıdır. O an ''aşk için ölmeli aşk ozaman aşk'' şarkısı işte o zaman değerlidir.Sonrasında yaşanılan aşklar başkalaşmıştır.Maymun da  gözünü çoktan açmıştır artık!
Eğitim hayatı eğitim sürecinde güzeldir ve önemlidir. Eğitim sürecinden uzaklaştıktan sonra  elinize kitap almakta zorlanırsınız başka bir sınava girmeye cesaret edemezsiniz. Bilgiler tazeyken, canlıyken faydalıdır. Sonrasında ne yaparsanız daha fazla mücadele vermek zorunda kalır, çabalar durursunuz!  Okul arkadaşları okuldayken güzeldir(istisnalar hariç) Okuldan sonra ''Nerde eski günler'' diye içgeçirmekten öteye gidip,ayak üstü 5 dakikalık muhabetten başka paylaşacağınız bişey kalmamıştır artık.
Ağaç yaşken eğilir, çoçuklara vereceğin  eğitim de en ufak yaştan başlar.Yaş ilerledikçe fazla birşey öğretemezsin artık ona.Öğrenmeye en aç olduğu zamanlar bu dönemlerdir. İşte eğitim,öğretim bu zamanda güzeldir.
Hayatımıza dair önemli kararları,  yerinde ve zamanında alırsak güzeldir.Sonrasında mutsuzluklara ve pişmanlıklara neden olabilir! (evlilik,çoçuk,iş,aile vss )
Bir yere gitmemiz gerektiği zamanlarda  (düğün,nişan,bebek görmek,hasta ziyareti vss) O an orda olmamız gereklidir. Sonradan bu eylemi yerine getirmek hiçbirşey ifade etmemektedir. Kırılan kalp zamanında alınmalıdır.
Özlenen yolu beklenen zamanında gelmelidir. Çaresiz olduğun an beklenen kişi değerlidir. Sonrasında oda herkes gibidir.
Herneye bilet aldıysan zamanında gitmelisin sonradan gittiğinde gidenin ardına bakar kalırsın.
Mesela öteki dünya (ahiret) için hazırlığımızı şimdiden yapmalıyız 2 dakkika sonraya çıkacağımıza garanti henüz verilmemiştir.
Örneğin bu yazıya zamanında yorum yazılmalıdır! 1 ay  sonrasında yazılan yorum aynı lezzeti vermeyebilir :)))

Felan feşmekan örnekler uzatılabilir (Aklınıza gelen varsa ekleyebilirsiniz) aklıma geldikçe yazarım devamını inşallah. Hazırlık yapmadan yazdığımdan dolayı ancak bu kadar malzeme çıkıyor, kusura bakmayın :))
Son olarak özcümle; HERŞEY ZAMANINDA GÜZELDİR.
Sevdiklerinizi henüz yanınızdayken değer verin, kaybettikten sonra değil!!!
SEvgilerimle... 

 Yazan :  Salih Yıldırım


Sözlerim'e alıntı bir hikaye ile yazıma son veriyorum..



                           AKREP İLE AHTAPOT'un AŞKI


  Çok uzak bir adada yaşayan güzeller güzeli ahtapot ve çok yakışıklı bir akrep birbirlerine aşık olmuşlar.
Fakat ikisi de birbirinden korkuyormuş.
Ahtapot akrep den onu zehirli iğnesiyle sokar diye, akrep ise ahtapotun uzun kolları onu boğar diye…
Fakat daha fazla dayanamayarak ikisi de birbirlerine kollarını uzatmışlar.
Ahtapot "en kötü ihtimalle bir kolumu veririm, nasıl olsa yerine yenisi gelir" diye düşünmüş. Akrep ise "Onun için kendimi feda edebilirim" demiş.
Birbirlerini çok seviyorlarmış. O kadar mutlularmış ki bütün hayvanlar çok kıskanıyormuş onları...
Zamanla akrep den sıkılmaya başlamış ahtapot, aklında açık denizler varmış hep.
Oralara gidip başka hayvanlarla tanışmanın hayalini kuruyormuş. Güzelliğini bu şekilde geçirmemek için Okyanuslara doğru yüzmeye başlamış.
Terk edilen akrep günlerce sahilde onun dönmesini beklemiş.
Ardından çok ağlamış fakat göz pınarları olmadığı için, hep içine akmış gözyaşları. Okyanusların en güzel sularında süzülen ahtapot yeni yerler gördükçe işte gerçek mutluluk diye düşünüyormuş içinden.
Akrebi çoktan unutmuş.
Derken birden bir balıkçı ağına dolanmış olarak bulmuş kendisini. Kurtulmaya çalıştıkça daha çok dolanıyormuş.
Onu gemiye çekmişler. Balıkçılar ahtapotun kollarını kesip geri denize atmışlar. Kesilen kollarıysa içki masalarında meze olarak kullanılmak üzere bir restorana satılacakmış.
Canı çok yanan ve ne yapacağını bilemeyen ahtapot eski aşkı akrebe dönmeye karar vermiş fakat kolları olmadığı için yüzemiyormuş artık.
Terk edilen akrepse onsuz olmaktansa ölmeyi tercih etmiş ve zehirli iğnesiyle kendisini sokmuş. Diğer hayvanlardan yardım isteyen ahtapot akrebe ulaşmak üzereymiş
Akrebin yanına vardığında ise akrebi ölmek üzereyken yakalamış.
Akrep son nefesini verirken "evet işte ben bu güzellik için kendimi feda ettim" demiş içinden. Gerçek aşkının akrep olduğu anlamış ahtapot.
Ama artık ne ahtapotun onu saracak kolları kalmış, ne de akrebin onu tekrar sevebilecek kalbi...


5 Aralık 2009 Cumartesi

Şizofren Danalara Ne Oldu ?



Ot yiyerek zayıflansaydı inekler tığ gibi olurdu :))  
Diye bir duvar yazısı ile satırlarıma başlamak istedim.
            Deli dana ile başlayan salgın hastalıklar serisi , kuş gribiyle devam ederek bizleri epey bir şaşırtmıştı o zamanlar. İnekler neden delirmişti ? Bir bilene sorulmalıydı ama  bilen de yoktu ! Peki şu an ruh sağlıkları düzeldimi o şizofren danaların??
 Hatırladığım bir şey var ki o zaman et fiyatları almış başını gitmişti. Sonradan kendi yemimize,meramıza güvenmez olduk ithal etler aldık elin gavurundan !
   Akabinde kuş gribi diye birşey çıkardılar, kuşlar gezdiği ülkelere virüs taşıyormuş, Çok gezen pabuç bok getirir derler anadoluda :)  demek ki  ondan kapmış virüsü.  Neyse bu olaydan sonra bir çok kanatlı hayvan telef edildi. Hiç pahasına !
Kanatlı hayvan sektörü yerle bir oldu. Yine fiyatlar aldı başını gitti olan yine mahsum halka oldu.
        Hepsi geldi geçti derken şimdi de domuz gribi çıktı. He bunun öncesinde kene diye bir hayvanat türünden de  tehdit yedik onu atlamış olmayalım! Hep kışın bir salgın tehditi beklerken yaza özel bir korkulu rüyamız daha olmuştu  oda keneler. Kene yüzünden piknikte rahat oturamaz,sere serpe çimlere uzanamaz olmuştuk, Kenelerim korkusundan paçalarımızı çorabın içine verirken kendimizi bir nebze güvende hissediyorduk bunu yaparken farkında olmadan bir sonraki yılın modasını çoktan yaşamaya başlıyorduk.
 Mevsimler değişti malum önümüz kış. Havalarda giderek soğumaya başladı nezle oluyoruz,soğuk alıyoruz ister istemez. Bizim kendimize özgü gribimiz zaten vardı yıllardır uslu uslu sümüğümüz akar bizde hiç erinmeden silerdik. N bir panik yapar nede korku yaşardık. Bilirdik ki ilaçla 4 gün  ilaç almadan ayak üstü 1 haftada kırgınlığı üzerimizden atardık.
Flaş flaşş  flaşşşş Domuz gribi son gündemimiz,Meksikadan başlayarak diğer ülkeleri telef etti sıra bizede geliyor diye haberler hızla yayılmakta. Ne bir önlemini bilen var? Ne de  aylar öncesinden ucuza ihale edilerek alınan aşının içindeki maddeleri tam açıklayacak uzman var. Sağlık Bakanlığı yine bakakaldı, çok hazırlıksız yakalandı.  Domuz dinimize göre haram değil miydi? Ne arıyor bizim ülkemizde?
Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya niyeti olan birileri mi var acep??
Diğer Hayvanat çeşitlerinden arındırılarak oluşan griblerde bir çok sektör batmışken bu kez domuz gribiyle hangi sektör rant sağlayacak hangi sektörler iflasın eşiğine gelecek merakla bekliyoruz. İlaç sektörünün kazanacağı zaten belli ama başka kimlerin ne planı var bilmek isterim.
Bir diğer merak etiğim şey ise ; Deli dana,Kuş gribi,kene,domuz gribi derken 20010-2011 yılına damgasını vuracak hastalığın adını göğsünü gere gere taşıyabilecek hayvanın adını acayip şekilde merak ediyorum. Hastalıklarla hayvanat bahçesine çevirdiler güzel ülkemizi, Korkudan ağız tadıyla hapşıramaz olduk bea!!
            Herkes bir tahminde bulunsun bakalım  kim bilecek ??? Kimin tahmin ettiği hayvan hastalığa yenik düşüp, şanslı virüsü diyar diyar gezdirecek? Bu doğru tahmini ile gönülleri fethedecek olan kişi kim olacak.
           Bir sonraki hayvanın türü ;  koyun mu olur? köpek mi ? yoksa bu kez süpriz yapıp denizden mi çıkar  bu hayvan ?? Tüm bunların cevabını Seneye bugün ölmez de yaşarsak hep birlikte görecegiz...

3 Aralık 2009 Perşembe

ATASÖZLERİ ÜZERİNE ÖP ÖZ HİKAYELER...



        Deyimler ve Atasözleri her ikisi de az lafla çok şey anlatır bizlere. Bu değerli sözlerin ne zaman ve nasıl bir olay sonucu ortaya çıktıkları konusunda belki net bilgilere hiçbir zaman ulaşamayacığız ama en azından bazı hikayeler bu sözlere ışık tutmaktadır.
İster inanırsınız ister inanmazsınız o sizin bileceğiniz iş! ama  üç aşağı beş yukarı bu değerli sözler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Başka yolu da yok zaten. Süper hikayelerden bir kaç tane okudum sizlerle de paylaşayım istedim. Mesela ''püf noktası'' nedir? durduk yere yaygınlaşmadı ya! Onunda bir meydana geliş süreci var. Bir insanın pabuçu durduk yere neden dama atılır? Mecaz-ı mürselmidir kastedilen burda .yoksa mürselin çarıklarının da bu işte parmağı varmıdır?Delinin zoruna bak dama pabuç atmış diye sormazlar mı adama!
Vay bea ''İki dirhem bir çekirdek olmuşsun'' deriz ya hani. Dirhemle çekirdek nasıl bir uyum içindedir ki, Bu zerafeti ortaya çıkarabiliyorlar. Acep bunlar günümüzün üçü bir arada kahvesi gibi bişeyde biz mi bilmiyoruz.
Deyimlerin hikayelerini okurken en çok ''Özrü kabahatinden büyük'' sözünün nerden gelmiş olacağını betimleyen hikayeye güldüm. Bir özür ve kusur gerçekten var mı bilinmez ama kabahat hakkikaten büyük olmuş :))
Bunun gibi hikayeler bende uydurabilir miyim diye düşünmüyor değilim hani. Yakında benden de bir kaçtane efsane okuyabilir veya  tarafımdan yazılmış,atamızdan yadigar deyişlerden özümsenmiş hikayeler işitebilirsiniz.

Neyse sizi hikayelerle başbaşa bırakıyorum ve kendi hikayemi yazmaya koyuluyorum :))

Hoşçakalın...


    ''PÜF NOKTASI''

Ahi Evran zamanında ( Usta - Çırak müessesesi de diyebiliriz) , çırak
ustasından onay ( icazet ) alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını
açabilir. Orta Anadolu' da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı
gelen eski çıraklarına " sen oldun " der ve el verir, uğurlar. Böylece eski
çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi
ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister.
Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin
olmadığını sorar;
- " İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun. " der.
Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Dikiş tutturamaz.
Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır.
Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak
ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana
kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına
müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan
önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha
önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında
durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş
ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir
çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava
kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa
uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak
üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir.
Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra
helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna
devam eder. her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.
Böylece çırakta bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.
Her sanatın inceliklerine gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır.


"ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK"

Padişahlardan bir tanesi dalkavuğuna çok kızmıştır. Kelleni alacağım senin
demiştir. Beri taraftan, dalkavuğunun aslında çok imrendiği zekâsıyla da
alay etmek gelir aklına;
- " Amma " der. "Öyle bir şey yap, öyle bir şey söyle ki özrün kabahatinden
büyük olsun! O zaman kelleni kurtaracaksın"
Arkasını dönüp sofaya doğru geçen Padişahın kararının kesin olduğunu anlayan
dalkavuk telaş içindedir. Hemen düşünmeye başlar. Can korkusuyla titreyen
dalkavuk o sırada arkası dönük Padişahın bir ayağını yukarıya, basamağa
attığını görür, koşarak Padişahın poposuna bir el atar. Şaşkınlık ve zaten
var olan öfkenin katlanmışıyla arkasına dönen Padişah, gürler;
- " Bre densiz! Ölümünü bu kadar çok mu yakına aldın? Allahhhhh..."
Boynu bükük, yere bakan dalkavuk aman dilenir;
- " Özür dilerim Padişahım. Sizi dalgınlıkla Valide Sultan zannettim de! "
Dalkavuğun kellesi kurtulmuştur.




"PABUCU DAMA ATILMAK"

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin
yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden
çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı.
Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle
durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten
haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da
ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen
geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu.
Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve
gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.


"İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK"

Giyim kuşamına özen göstermiş,şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken
insanlar hakkında sık sık"iki dirhem bir çekirdek" sözü kullanılır. Bu
yakıştırma,ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden
kalmadır.Belki biliyorsunuz,bir okka,bugünkü ölçülerle 1283 gram
tutar.Okkanın dört yüzde birine,dirhem adı verilir(Şimdiki gram ile aynı
birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi
hatalıdır.).Dirhem,daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür.
Ancak sarraflar,dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha
kullanırlar.Buna çekirdek denir ki toplam 5 santigram karşılığıdır. Eski
devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını,toplam iki dirhem bir
çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere,iki dirhem bir
çekirdek yakıştırmasında bulunanlar,mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar
ki bizce pek zarif bir nüktedir.


Hikayeler Alıntıdır :  http://www.newsturkiye.net

1 Aralık 2009 Salı

Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur !


          Zaman su gibi akıp geçiyor, geçen her bir saniyede hep ileri atılıyoruz.İnsana biçilen ömür de malum. günümüz şartlarında ortalama 60 lı yaşları görenimiz kendini mutlu sanıyor. Yaradan bilir vademizin son kullanma tarihini ama bize düşen üretim aşamamızdan son kullanım tarihimize kadar aldığımız nefesin hakkını verebildik mi veremedik mi? Zaman hızlı geçiyor,tutamıyoruz da meleti! O halde yapılacak bişeyler olmalı diye kendimce kafa yoruyorum. Yapılacak çok şey var bunların için ömür yeter mi? Nereden başlasam? Bir plan program dahilinde amaçlarımı gerçekleştirmem kolay gözüyor uzaktan ama yakından da sesi hoş geliyor mu bakmak lazım.

            Gün dediğin 24 saat, uyuduğun süre  ortalama 7 saat, iş ortamında bulunduğun süre 9 saat, yolda geçirdigin zaman 1-2 saat (trafik hariç) diger şeylere de 1 saat dersek. Bak sana kaldı en iyi şartlarda 5 saat. Doya doya, bozdur bozdur  harca :))
      Bu 5 saatte o kadar çok şey sığdırmalısın ki, Bu daracık zaman diliminde;hem karnın doymalı,hem sevdiklerine vakit ayırabilmelisin, bir yandan dinlenmelisin aynı zamanda da kişisel gelişimin, amaçların,hobbilerin  vss.. için zaman ayırabilesin. Gelde işin içinden çık! Tutanacak tek dal kalıyor oda haftasonları.Onu da ne kadar verimli geçirdiğimiz ise ayrı bir konu. Velasıl kelam zaman kısa, yapılacak meşakkat çok, insanız bir kere gözümüz aç! Hep daha fazla şeyleri istediğimizden dolayı bu kısıtlı zaman diliminde kendimize bir yer bulmaya çalışıyoruz.  Hea bulabiliyorsak ne mutlu ama olmuyor yetmiyor zaman! Hal böyle olunca ERTELİYORUZ aldığımız her kararı. Yaptığımız plan programa da bağlı kalamıyoruz.Bi soran olduğunda da cevabımız hemen hazır ''Doğaçlama yaşıyorum hayatı''  böyle deriz ama  biyerlerimizin zorundan söyleriz bu klişe lafları.Gerçekleştiremediğimiz  eylemlere bir kılıf uydurmayı çok severiz miletcek! Bunu da iyi beceririz doğrusu. 

      ''Zamanla kıymetini bilirim geçen zamanın'' diye kendimce  cümleler eskitiyordum düşüncemde ama O an anladım ki geçen zamanın kıymetini bilenler hakkı rahmetine çoktan kavuşmuştur. Olsa olsa bize düşen görev  an'ı hakkıyla yaşamaktır.
''Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur!'' diye güzel bir söz işittim biryerde çok da etkilendim. Açıkçası  ne yaparsak kendimize yapıyoruz. Değerimizi tavan yaptırmakta,ayaklar altına aldırmakta yine bizim elimizde!
 Zaman demişken aklıma başka bir konu geldi şimdi. Kullanan kişiye,yere,mekana göre acayip değişkenlik gösteriyor bu zaman kavramı. Kimi zaman 1 saatimizi beklemekle boş boş nasıl  geçirsem diye düşünürken, diğer yandan 1 dakkikalık zaman bir anda hayatımızın en önemli anı oluverir.

Sinemaya aldığımız biletin seansı 1 saat sonraysa boş boş bekleriz o zaman hiç geçmek bilmez. İşe veya toplantıya geç kalmışızdır bırakın bir saati 1 dakkika hiç olmadığı kadar önemli olurda o an, onun sayesinde durumu kurtarabiliriz.
Maratona katılmış koşusu  için  saniyeler önemliyken,Satranç oynayan oyuncu için zaman kavramı 2.plandadır. Hastaya geceler uzun ve ızdıraplı geçerken. Aynı geceyi ve aynı an'ı yaşayan eğlence kulübünde eğlenen insanlar için ise zaman su gibi akıp geçer. Bir kaç saniye erken müdahale ile bile insan yaşamı kurtulurken,Bir anlık zevklerle insan yaşamını sonlandırabilir.

Son dakkika golüyle bir takım şampiyon olurken diğer takım ligden düşebilir ya da lig de kalabilir.
Bunun gibi sayısız örnekler vermek isterdim ama aklıma şimdilik bunlar geliyor.
Zamanın kıymetini bir maraton koşucusu gibi saniyelerle yarışarak ama bir hasta gibi geceyi uzun bilerek yaşamak dileğiyle.
Ertelemeden değerine kıymetler katarak geçireceğimiz en güzel zamanlar  bizlerin olsun...




Yazan : Salih Yıldırım

28 Kasım 2009 Cumartesi

SÖZÜN ÖZÜ


SÖYLEYECEK ÇOK SÖZÜM VARDI
SANA VE YAŞAMA DAİR,
SÖYLEYEMEDİM!
LAL OLDU DİLLERİM.

SUSTUM!
ÖYLECE KALDIM!


VE SONRA
SÖYLEMLERİMİ HİÇ DÖNMEMEK ÜZERE !
SÖZÜMÜN ÖZÜ'NE GİZLEDİM,
VE
ANCAK GİZLENDİĞİ YERDE ÖZÜNE İNEBİLDİM ...

 
 Şiir :  Salih Yıldırım





25 Kasım 2009 Çarşamba

KEŞKELERİMİ SATIYORUM


 Düşündükçe insanı çileden çıkaran ,yoğunlaştıkça bunalıma sokan çok nalet bir şeydir bu keşkeler!
Ağzınızı bir alıştırdınız mı gerisi gelir. Keşke öyle olmasaydı,keşke şöyle olsaydı,Keşke , keşke ...
diyerek hep bir sonrası yine aynı sözle gelir.Geçmiş geçmişmidir artık!Bu saaten sonra fazla söze hacet var mıdır?  O halde keşkelere de yer olmamalı hayatımızda!
Kendi kendimize çok konuşmuşuzdur.''Keşke bir kaç yıl öncesine dönebilsem,keşke böyle olmasaydı '' diye bir dünya laf yuvarlarız ağzımızda.Bu yazıyı yazdıktan sonrada keşke böyle yazmasaydım diye sözler söylemeyerek işe başlıyorum.Nolur  ısrar etmeyin demiyeceğim!
Neyse ''O''
Keşkelerimi hayatımdan çıkarmak için çok yoğun bir mücadele içinde olduğum ve kararlı  bir dönemde bulunduğum için bu konuyu yazıya aktarmak istedim. ''İyi ki yazıyorum''
Herkese göre eski olabilir ama bana göre yeni bir felsefe edindim. Felsefemin kod adı : '' İyi ki''
Yılların ağız alışkanlığı keşkeler aklıma geldikçe sineksavar gibi '' İyikiler'im devreye girecek bundan sonra, otomatik olarak imha edecek onları :)
Bayram öncesi sıkı bir pazarlığa tutuştum.Pazarlık deyince aklınıza kurbanlık felan gelmesin  :)
Sadece üzerime yük olan kamburumu yani ''keşkelerimi'' satılığa çıkardım bit pazarında.
Yep yeni ''iyikiler'' aldım kendime semt pazarından.Meğer o kadar yakınmış kendime. Artık erinmek yok,kararlı ol! diye nasihatlarla başladım yeni güne. Ve bayramlık niyetine Afilli bir huzur aldım içerime.
Keşkelerimi satılığa çıkardım dediysem de öyle yüksek rakamlara satmadım. Herhangi maddi kazançta sağlayamadım.Satamazdım da zaten! Alıcı bulmak için üzerine para verdim de öyle satabildim.Bu alışveriş sayesinde  manevi kar beklentimi karşıladım o da kısa günün en güzel karıydı zaten. Yılların yükünü bir anda atmak insanı tüy gibi hafif hisettiriyormuş meğerse.
Kim alır benim eskimiş, daraltılmış keşkeleri diye düşünürken meğerse kendini karamsarlıga gömmek isteyen,geçmişte yaşamaya alışmış eski ben gibi,çok sayıda insan varmış piyasada, pazarda!
''İyikilerim''i iyi ki almışım çok güzel yakıştı bana. Siz de size ağır gelen kamburlarınız varsa atıverin artık  üzerinizden. Çekilişsiz kurasız yep yeni ''iyikiler'' inizi vakit kaybetmeden edinin.
Keşke diyerek iç geçirmektense her daim iyi ki diyebilen  mutlu insanlardan olmak dileğiyle.
SEvgiler...

21 Kasım 2009 Cumartesi

Nasılsın? ''İyiyim'' ...


     
     Nbr? Nasılsın? Nasıl gidiyor hayat? Keyifler nasıl?  bu gibi sorulara düşünmeden ''iyiyim'' demek bir alışkanlık mı? yoksa refleks olarak verilmiş anlık cevaplarmı. ? İnsan kendini daha iyi hissetmek amacıyla ''iyiyim'' der mi kardeşim. Böyle söyleyince gerçekten iyi mi olunur?. Bu sıralar hal hatır soranlara anlık olarak ''iyiyim'' diyorum. Aslında içimde fırtınalar kopuyor bir bilseler.
  Hepimiz özünde iyiyiz, güzel insanlarız o başka! ama ruh hali olarak degişken yapıdayız,hassasız,duygusalız, kimi zaman ise kırılgan. Bugün iyi yarın kötü olabiliriz. Herşey insanlar için ama keyfin iyi değilse ''tadım yok, kendimi iyi hissetmiyorum'' da diyebilmeli insan. Belki bir arkadaşının, dostunun sana yardımı olur öyle degil mi?
 Biz toplum olarak;kötü yanımızı hep gizler, hep bir  iyi görünme çabası taşırız.
Aç olsak ''tokuz'' Hasta olsak ''iyiyiz'' der. geçeriz. Mağrur gururumuzu hep yanımızda taşırız.

Ruh halimiz çok kötüdür bazen. Ne bir kimseyle konuşacak takatimiz vardır nede uzun uzun anlatacak kelimelere ihtiyacımız olur o an. Ya da kendimizi çok kötü hisediyoruz biriyle paylaşsak biraz rahatlatacaktır bizi. O beklenilen kişi ayağımıza gelmiş ve bize ''Nbr ? Nasılsın? '' diye sorular yöneltmesiyle ağzımızdan ilk çıkan söz ''iyiyim'' dir.Aslında çok iyi biliyoruz  ki o an iyi değiliz!
Bunu duyan kişi iyi olduğuna sevindim, hep böyle iyi ol diye cevabı yapıştırır ardından yalancı gülümsemenize inanarak da gülmek sana yakışıyor diye birkaç afilli laf daha söyler ve geçip gider. İçini acıtan şeyleri anlatıp rahatlayamadın.Zaten sana ağır geliyordu yine  içinde kaldı.
Hadi geçmiş olsun!
Nasılsın şimdi? yine iyimisin ?

19 Kasım 2009 Perşembe

kararında değil ki kararsızlığım



Kafam karışık,hemde çok! Ne iş yapsam? Başım alıp Nerelere gitsem? Özel sektöre, kapitalist zihniyete istemeden uşaklık etmeye devam mı etsem? Kpss'ye  adam gibi hazırlanıp, az aşım kaygısız başım rolüne mi bürünsem? Sevdiğim işi yapmalıyım diye daha aylarca iş mi arasam? Sırf para için sevmediğim işleri yapıp mutsuzları mı oynasam? Yabanci dilimi geliştirip bundan sonra bana engel olmamasını mı sağlasam? Ya da bunların hepsini bir kenara atıp, vur patlasın çal oynasın diye mekan mekan gezip kendimi mi avutsam? Bunlar kafamı kurcalayan sorulardan sadece birkaç tanesi. Bunların yavruları birde fikir babaları var.Geniş aile yapısına sahip çıkıyorlar. Diğerleri ise ortaya çıkmak için benden karar bekliyor! Karman çorman seyir halinde geziniyor düşüncelerim.Bir ben var sanki benim içimde ama benim gibi değil o  ben , içimde ki ben, benden çok farklı düşünüyor. İçime bişey sormaya korkuyorum hep bir muhalefet  halinde. Melekle şeytanın, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin girdabında git geller yaşanıyor içerimde taa şuramda.
Gidiyorum o düşüncelerin peşinden ama tekrar kendime dönmem hayli zaman alıyor. Neden kaynaklanıyor bu sorular? Neden bu ruh haline bürünüyorum? Neden hep soruları soran taraf ben oluyorum? Sonra yine sorular soruyorum kendime,cevap bulamadıklarımı zihnimde pasife çekiyorum.
Sonra içimdeki melekle şeytan iyiyle kötü tekrar bir oraya bir buraya çekiştiriyor beni. Kararsızlık ne kötü bir hastalıkmış! Aman yarabbim. Nerden yakalandım bu illete bırakmıyor yakamı, Bulaşıcımı,bulaştırır mı? yoksa ayak üstü geçer mi? En büyük kararsızlığım henüz karar almamış olmamdır.Alamadığım kararlardan neden hep mesul tutuluyorum ki! Bi kararım olsaydı sonuçlarına katlanmazmıydım? İthal ediyorum cepten yiyorum ama bir türlü güncelleyemiyorum düşüncelerimi.
Kararsızlık sen ne karamsar bişeymişsin ya!  Bırak artık yakamı!!! Hayatımda artık sana yer yok! terki diyar ol benliğimden. Bu kadar yüzsüz olmana da inan hiç gerek yok!
 umarım ki çok geç olmadan bir karar verdiğimde  , kafamdaki sorularımı işaretleriyle, geri dönmemek ve hiç birşeye dönüştürmemek üzere çöpe atıyor olacağım...


18 Kasım 2009 Çarşamba

kadın yazar ne yazar ? erkek yazar kaç yazar ? (1)


  
     Blog sitelerinde egemenlik kayıtsız şartsız bayanlara mı ait? Bayanlar yazmayı erkeklerden daha mı çok seviyor? Yoksa duygularını ifade edecek birilerini bulamadıkları zaman mı kağıt kaleme sarılıyorlar? Bayanlar erkeklerden daha mı güzel yazıyor? bayanların yazma alışkanlığının sırrı küçükken tuttuğu günlüklerde mi saklı ? Erkekler duygularını ifade etmeye çalışırken bayanlar kadar neden başarılı olamıyorlar ??? Bayanlar daha mı inanırıcı oluyor? Sosyalleşmenin sırrı kelimelerde mi gizli ? Blog sitelerinde ki kadın yazar sayısı ve yazın oranı erkek yazarları ikiye mi katladı? Kadının fendi erkeği gerçekten yendi mi ???
Bunun gibi bir çok soruyu aklıma düşüren yer çekimi değil,sadece linkini peş peşe tıkladığım hanım eli değmiş yazılardır. Bu sorularıma daha hızlı cevap bulabilmem adına,hayır sever insanların yorumlarını 4 gözle bekliyorum.
Öyle ilginç bloglar var ki bayanlara ait : yemek tarifinden,iş dünyasına, edebiyattan sokaktaki kediye kadar :)) Maşallah her yerdesiniz. Gündelik hayat yetmedi burda da erkeklerle aşık atıyorsunuz :)) Aslında çok da iyi yapıyorsunuz. Türk Edebiyatın'da erkek yazar üstünlüğünün zirveye ulaştığı bir dönemde Halide Edip'lerle birlikte yazmaya,düşüncelerini açık yüreklilikle paylaşmaya  başlayan  bu kadın yazarlarımızın açtığı yoldan bilerek ya da bilmeyerek giden sayıları giderek artan bayan yazarlarımıza ne mutlu! Edebiyat ,yazın derken gündelik yaşantılarımızın en kolay kaleme alındığı çok güzel blogların altında hep sizlerden birilerinin imzası var. Elleriniz dert görmesin. Benimde itinayla takip ettiğim çok sayıda bayan yazarlar var. Üzeri dantelle itinayla örtünmüş  postları , köşeleri makyajlı linklere sahip sayfaları evire çevire okuyorum. Fırsat buldukça da yorum yapmaya çalışıyorum.
Bu bloglarda da dedikodu dönüyor mu? 5 çayı adı altında, fincan kapatılıp fal bakılıyor mu? Alışveriş yerleri öneriliyor mu? Günler kaç günde bir düzenleniyor ? Bak bunları gözlemlemek hiç aklıma gelmedi! Neyse bir daha ki sefere bu ayrıntılara da dikkat ederim :))
Hea bu arada! Aman yanlış anlaşılmasın. Kıskandığım felan yok bayanları, ben sadece gözlemlerimi paylaşmak istedim. Zaten tırsarım kadınlardan :))  bir yazı yüzünden yüz göz olamak istemem doğrusu!
Tüm bayan yazarlarımıza yazın hayatında başarılar dileyerek olayı şimdilik bu şekilde noktalıyorum.

SEvgiler,
SAygılar...

16 Kasım 2009 Pazartesi

ALTIN ORAN NEDİR ???


Hayat'ta tesadüfe yer yoktur !!! 
Herşey bir aheng içinde yürümektedir.

Peki Altın Oran  Nedir ???

      M.Ö. 500'lü yıllarda yaşamış olan Pisagor, "Bir insanın bütün vücudu ile göbeğine kadar olan yüksekliğin oranı ile, bir dikdörtgenin uzun ve kısa kenarlarının oranı birbirine eşittir. Çünkü, bütünün büyük parçaya oranı, büyük parçanın küçük parçaya oranına eşittir" demiş. Rabbimiz, her şeyi bir denge içerisinde, ölçülü, orantılı yaratmıştır. İşte buna alimler Altın Oran, demektedir.

Pisagor'un Sözünü ettiği oran ALTIN ORAN'dır. Ve sadece insan vücudunda değil, gözümüzün görebildiği hemen her şeyde ve her yerde bu oran vardır. Hiçbir şey, başıboş, gelişi güzel, plânsız, programsız, rasgele, ölçüsüz ve tartısız değildir. İlerleyen satırlarda en çarpıcı örneklerde göreceğiniz gibi, her şeyin bir oranı, daha doğrusu, ALTIN ORAN'ı vardır.
Sayılardaki oran
Ortaçağ'ın büyük Matematikçisi, Fibanocci'nin bulduğu sayı dizisinin, her biri kendinden önce gelen sayının toplamından oluşan bir diziliş mantığı vardır. Yani:
0,1,1,2,3,5,8,13,21,34,55,89,1 44,233,377,610.... gibi.
Bu sayıları kendinden önce gelen sayıya böldüğünüzde, birbirlerine oldukça yakın değerler elde dersiniz. Özellikle 13. sırada yer alan 233 sayısından sonra, bu değer neredeyse sabitlenir.
233/144=1,6180556
377/233=1,6180258......
Küsuratı hariç bırakılarak alınan bu 1,618 sayısı ALTIN ORAN'ın sayısıdır.



                                 Sanatlı bir eser yapmak istiyorsanız—insanların hoşuna giden, dengeli ve güzel görünen bir eser—bu bir heykel de olabilir, bir mabet de, bir tablo da, bir çikolata kutusu da... mutlaka bu oranı göz önünde bulundurmanız gerekiyor. Çünkü ALTIN ORAN, yeryüzünün sanat ve güzellik ölçüsüdür.
İnsan vücudu ve altın oran
İnsan bedeni, her şeyiyle, şu kâinat içinde yaratılmış olan en güzel şeydir. Çağlar boyunca, ressamlar, heykeltraşlar, mimarlar ve tasarımcılar, bir ürün tasarlarken, insan bedeninden ilham ve ders almışlardır. Bu, dün nasılsa, bugün de öyledir. İnsanın eliyle ürettikleri, eliyle kıyaslandığında son derece kaba ve ilkel kalır. Bu harikulade eser, estetik ve fonksiyonel kıvrımları arasında ALTIN ORAN'a sayısız örnekler saklar.
-Pisagor, bir insanın bütün vücudu ile göbeğine kadar olan kısmın oranına dikkat çekiyordu. Evet, göbek ile ayaklar arasındaki mesafeyi 1 birim sayarsanız, insanın boyu 1,618'e denk gelir. Ve bu oran hiç değişmez.
-Göbek ile başın en üst noktası arasındaki mesafe ile, omuz ve baş ucu arasındaki mesafenin birbirine olan oranı da 1,618'dir.
-Göbek-diz arası, diz-ayak ucu arasındaki mesafeden, yine 1,618 oranında büyüktür.

ELLER
İşaret parmağınıza bakın. Her zaman kendisi dışında bir şeylere işaret eden bu "işaret parmağı" bu sefer kendisine işaret etsin.
-İşaret parmağı 3 boğumludur. Parmağın tam boyunun ilk iki boğuma oranı ALTIN ORAN'dır.
-Orta parmağın, serçe parmağa oranı da ALTIN ORAN’dır.
-İşin bir garip yanı da şudur: 2 elin, bütün parmakları 3 boğumludur. Her elde 5 parmak vardır. Ancak bunlardan sadece 8 tanesi ALTIN ORAN'A göre yaratılmıştır. 2,3,5,8 ise, Fibanocci sayı dizisidir.


YÜZ
İdeal bir insan yüzünün ölçüleri, hem bilim adamları tarafından, hem de sanatkârlar tarafından belirlenmiştir. Kişiden kişiye, değişen genetik farklılıklara rağmen, genel olarak insan yüzünde, ALTIN ORAN kendini gösterir.
-Yüzün boyu ile genişliği,
-Ağız boyu ile burun genişliği,
-Gözbebeklerinin arası ile kaşlar arasıdaki mesafe,
-Üst çenedeki ön iki dişin enlerinin boylarına olan oranı, hep ALTIN ORAN'ı veren değerlerdedir.

AKCİĞERLER
Amerikalı bir fizikçi ile bir doktorun 80'li yılların sonlarına doğru yaptıkları bir araştırmanın sonucu, ALTIN ORAN’ın ciğerlerimizin en küçük köşesine kadar geçerli olduğunu gösterdi.
-B.J. West ve A.L. Goldberger adındaki bu iki bilim adamı, akciğerleri oluşturan bronş ağacının ilk bakışta görülen asimetrik yapısının rasgele olmadığını gördüler. Yani tesadüf diye bir şey yoktur. Her şey tevafuktur, denk getirilmiştir.
-Soluk borusu akciğerlere doğru iki ana kola ayrılmaktadır. Bu kollardan soldaki sağdakinden daha kısadır. Bilmem söylemeye gerek var mı? Bu iki dalın birbirine oranı ALTIN ORAN'dır. Dahası, bütün bir akciğer yapısı içinde bu dallanma en küçük odacığa kadar sürer gider ve her bölünme ALTIN ORAN'a göredir. Tesadüf yoktur!

Altın dikdörtgen ve sarmalUZUN kenarı 1,618 birim kısa kenarı ise 1 birim olan dikdörtgene ALTIN DİKDÖRTGEN denir. Şimdi böyle bir dikdörtgen çizelim:
- Bu altın dik dörtgenin içine, kısa kenarlarından birini kenar olarak kulanacağımız bir KARE yerleştirelim. Ve karenin iki köşesini birleştirecek bir çeyrek çember çizelim.
- Dikdörtgenin içindeki karenin dışında kalan dik dikdörtgen de bir ALTIN DİKDÖRTGENDİR. Şimdi Onun içine de kısa kenarı, kenar olarak kullanan bir kare çizelim ve köşelerini çember parçası ile birleştirelim.
- En baştaki altın dikdörtgenimizin boş kalan yeri de bir ALTIN DİKDÖRTGEN’dir.
- Aynı işlemi o bölgede de yapalım ve içine kısa kenarı kenar olarak kullanan bir kare çizelim. Aynı işlemi kalan altın dikdörtgen için de yapalım. Teorik olarak bu işlem sonsuza kadar devam edebilir, ama biz, iyisi mi burada keselim.
- Son olarak bu yeni karelerin köşelerini, ilk karemizin köşelerini birleştiren çeyrek çember gibi çember parçalarıyla birleştirelim. Bu çemberleri aynı yönde çizdiğimizde ortaya, yeryüzünde görülebilecek şekillerin en güzeli çıkar: SARMAL.
İnsanların hoşuna gider!
Temelinde müthiş bir ALTIN ORAN disiplini yatan sarmallar, İngiliz estetikçi William Charlton’un ifadesiyle, "İnsanların hoşuna gider. Çünkü bir sarmalı izlemek kolaydır."
- 19. yy doğa bilimcisi Alfred Ruseal ise, bir salyangozun kabuğunu örnek göstererek, "Bu şekil var olan en güzel eğridir" demekten kendini alamaz.
- Thedore Cook adındaki bir başka doğa bilimcisi ise, bu konuda oturup Yaşamın Kavisleri adında bir kitap yazmıştır. Cook, kitabında "Bu olağanüstü güzel şekilleri bakıp da göremediğimiz hiçbir yer yoktur" der.
- Altın Oran sarmalları gerçekten de gözümüzün gördüğü, hatta göremediği her yerdedir. Ayçiçekleri, kozalaklar, salyangozlar, DNA zinciri, Natilus başta olmak üzere denizlerde yaşayan pek çok yumuşakçanın kabukları... her birinde Altın Orana göre yaratılmışlardır ve altın sarmal formunu asla bozmadan büyürler.
- Az önce en basit bir sarmalı bile doğru düzgün çizmek için geçilmesi gereken aşamaları gördünüz. Sizce bir salyangozun bu tür hesaplamalarla kabuğunu inşa etme ihtimali var mıdır?
- Yumuşakça da olsa salyangoz bir canlıdır. Hadi onu geçelim, ya tesadüflerin! Taş, toprak, su, elementler, ısı.. gibi sebeplere ne dersiniz! Altın Oranı bilirler mi? Bir sarmal çizebilirler mi? Bir salyangoza kabuk örebilirler mi peki?
- "Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz" (Enam,80)